21. yüzyılda hala güç dengeleri mi kazanıyor? ABD’nin müdahalelerinden İsrail’in politikalarına adalet arayışı üzerine.

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in Yayılmacı Politikaları Üzerine

Halkların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Evrensel Bir İlkedir
Uluslararası ilişkiler tarihi bize şunu defalarca göstermiştir: Güç sahibi devletler, çıkarlarını “güvenlik”, “demokrasi” ya da “istikrar” kavramları üzerinden meşrulaştırmaya çalışırken; bedelini çoğu zaman o coğrafyada yaşayan halklar öder. Bugün Ortadoğu başta olmak üzere birçok bölgede yaşanan gerilimler, küresel ve bölgesel güçlerin müdahaleci politikalarının doğrudan sonucudur.

Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş’tan bu yana dünyanın farklı bölgelerinde askeri üsler kurmuş, rejim değişikliklerine açık ya da örtülü destek vermiş, ekonomik yaptırımlarla siyasal baskı oluşturmuştur. “Ulusal güvenlik” gerekçesiyle yürütülen bu politikalar; Irak’tan Afganistan’a, Latin Amerika’dan Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyada istikrarsızlık, iç çatışma ve yoksulluğu derinleştirmiştir.

İsrail ise özellikle Filistin topraklarında izlediği yerleşim politikaları ve askeri operasyonlarla uluslararası hukukun tartışma konusu olan uygulamalarını sürdürmektedir. Filistin halkının yıllardır talep ettiği bağımsız ve egemen bir devlet hakkı, sürekli olarak ertelenen bir vaat haline gelmiştir. Oysa halkların kendi kaderini tayin hakkı, yalnızca siyasi bir talep değil; Birleşmiş Milletler sözleşmelerinde de yer bulan temel bir ilkedir.

Kendi Kaderini Tayin Hakkı Nedir?

“Kendi kaderini tayin hakkı” (self-determinasyon), bir halkın siyasal statüsünü özgürce belirleme ve ekonomik, sosyal, kültürel gelişimini dış müdahale olmaksızın sürdürme hakkıdır. Bu ilke, sömürgeciliğe karşı verilen mücadelelerin temel dayanağı olmuş; 20. yüzyıl boyunca bağımsızlık hareketlerine meşruiyet sağlamıştır.

Ancak ne yazık ki bu ilke, güçlü devletler söz konusu olduğunda esnetilebilmekte; çıkar dengeleri doğrultusunda farklı yorumlanabilmektedir. Bir halkın direnişi “terör” olarak etiketlenirken, başka bir coğrafyadaki benzer hareket “özgürlük mücadelesi” olarak tanımlanabilmektedir. İşte çifte standart tam da burada ortaya çıkar.

Güç mü, Hukuk mu?

Uluslararası düzenin temel sorusu şudur: Dünyayı güç mü yönetecek, yoksa hukuk mu? Eğer hukuk üstün olacaksa, o zaman hiçbir devletin başka bir ülkenin toprak bütünlüğüne, siyasal iradesine ya da doğal kaynaklarına müdahale etme hakkı olamaz. Güvenlik kaygıları, başka bir halkın yaşam hakkını, özgürlüğünü ve egemenliğini ortadan kaldırmanın gerekçesi haline getirilemez.

Ortadoğu’da kalıcı barış, askeri üstünlükle değil; adaletle mümkündür. Filistin halkının haklarını tanımadan, bölge ülkelerinin egemenliğine saygı göstermeden atılan her adım, yeni çatışmaların zeminini hazırlar.

Sonuç Yerine

Hiçbir ülke masum değildir; ancak hiçbir halk da kolektif cezalandırılmayı hak etmez. Devletlerin güvenlik politikaları eleştirilebilir; fakat halkların yaşam hakkı tartışma konusu yapılamaz.

Dünya, 21. yüzyılda hâlâ güç dengeleri üzerinden dizayn edilmeye çalışılıyorsa, burada sorgulanması gereken şey yalnızca bir ya da iki devletin politikası değil; küresel sistemin adalet anlayışıdır.

Unutulmamalıdır ki:
Bir halkın özgürlüğü, başka bir halkın esareti üzerine inşa edilemez.
Ve her halkın kendi kaderini tayin hakkı vardır — koşulsuz, şartsız ve evrensel bir hak olarak.