Anlamak istemeyene ne kadar anlatılabilir? Yazıda dinlemenin, vicdanın ve hakikatle yüzleşmenin önemi ele alınıyor.

HALDEN BİLMEYENE HÂL ANLATILMAZ

İnsan, Anlamak İstemeyene Ne Kadar Anlatabilir?

Bazı gerçekler vardır ki anlatmakla anlaşılmaz, bazı sözler vardır ki söylemekle değer bulmaz. Çünkü insanın kulağına ulaşan her söz, ne yazık ki gönlüne ve aklına aynı şekilde ulaşmaz.

Hayatın en büyük meselelerinden biri, insanın kendisini anlatamaması değil; karşısındaki insanın anlamaya yanaşmamasıdır. Bazen en doğru sözü söylersiniz, karşınızdaki bambaşka bir anlam çıkarır. Bazen samimiyetle bir hakikati dile getirirsiniz, çıkarları zedelenenler gerçeği duymamak için türlü bahanelere sığınır. İşte tam da bu noktada insan kendine şu soruyu sorar: Anlamak istemeyene ne kadar anlatılabilir?

“Halden bilmeyene hal mı söylenir?” sözü, aslında insan ilişkilerinin en derin yaralarından birine işaret eder. Açlığın ne olduğunu bilmeyen, tok olmanın rahatlığıyla konuşabilir. Yoksulluğu yaşamayan, geçim derdindeki insanın feryadını küçümseyebilir. Acıyı tanımayan, başkasının gözyaşını sıradan bir olay sanabilir. Oysa insanı olgunlaştıran yalnızca yaşadığı hayat değil; başkasının yaşadıklarını anlayabilme yeteneğidir.

Sözün Değeri, Dinleyen İnsanın Niyetiyle Ortaya Çıkar

Her insan konuşabilir; ancak her konuşan hakikati anlatamaz. Her insan duyabilir; ancak her duyan söylenenin özünü kavrayamaz. Bilgi, insanı tek başına olgunlaştırmaya yetmez. Bilgiyi vicdanla, tecrübeyi tevazuyla, düşünceyi sağduyuyla birleştirmek gerekir.

Kâmil insan, kendisine katılmayanı dahi dinleyebilir. Çünkü bilir ki hakikat, yalnızca kendi düşüncesinin sınırları içerisinde değildir. Olgun insan, eleştiriden kaçmaz; gerektiğinde hatasını kabul eder, eksiklerini tamamlar ve doğruyu kim söylerse söylesin dikkate alır.

Buna karşılık, her söze itiraz etmeyi marifet sayan, başkasını dinlemeden hüküm veren ve kendi düşüncesini tartışılmaz gören bir anlayış, iletişimin önüne duvar örer. Böyle bir ortamda konuşmalar çoğalır ama anlaşmak zorlaşır. Sesler yükselir, fakat hakikatin sesi duyulmaz hâle gelir.

Unutulmamalıdır ki insanın olgunluğu, ne kadar çok konuştuğuyla değil; ne kadar dikkatle dinlediğiyle de ölçülür.

Çıkarın Gölgesinde Hakikat Kaybolur

İnsan ilişkilerinin en büyük sınavlarından biri de çıkar ile vicdan arasında yapılan tercihtir.

Bazı insanlar hakikati olduğu gibi görmek yerine, kendi menfaatlerine uygun biçimde değerlendirmeyi tercih eder. İşlerine geldiğinde söylenen sözü destekler, çıkarlarıyla çeliştiğinde aynı sözü görmezden gelirler. Dün savunduklarını bugün inkâr edebilir, dün yanlış dediklerine bugün doğru diyebilirler.

Böyle bir tutumun en büyük zararı yalnızca bireylere değil, toplumsal güven duygusuna da dokunur. Çünkü güvenin temeli tutarlılıktır. Söz ile davranış arasındaki mesafe açıldıkça insanların birbirine olan inancı zayıflar.

“Dediğim dedik” anlayışı, bir insanın kendi fikrini savunmasından çok daha fazlasıdır. Mesele, insanın düşüncesini savunması değil; gerçeği gördüğünde bile yanlışından dönmeyi reddetmesidir. Oysa yanlışını kabul etmek zayıflık değil, erdemdir. Özür dilemek küçülmek değil, insan olmanın gereğidir.

Kendini her zaman haklı gören bir insanın öğrenme kapısı kapanır. Öğrenmeye kapalı olan yerde gelişim yavaşlar; diyalog zayıflar, sorunlar büyür.

Cehalet Yalnızca Bilmemek Değildir

Cehalet çoğu zaman eğitim eksikliğiyle ilişkilendirilir. Oysa insanın bilmediğini bilmesi, öğrenmenin ilk adımıdır. Asıl sorun, eksik bilgiye rağmen her konuda kesin hükümler vermek ve başka insanların deneyimlerini küçümsemektir.

Bir insan çok şey öğrenmiş olabilir; fakat tevazudan yoksunsa bilgisi kendisine de çevresine de yeterince fayda sağlamayabilir. Diğer taraftan, eğitim imkânı sınırlı olan bir insan; vicdanı, dürüstlüğü ve hayat tecrübesiyle büyük bir olgunluk gösterebilir.

Bu nedenle insanları yalnızca bilgi düzeylerine göre değerlendirmek doğru değildir. Eleştirilmesi gereken, bir insanın bilmemesi değil; bilmediği hâlde öğrenmeye yanaşmaması, dinlemeden hüküm vermesi ve hatasını sorgulamaktan kaçınmasıdır.

Bilmemek bir eksiklik olabilir; fakat öğrenmeyi reddetmek, insanın kendi gelişimine kapıyı kapatmasıdır.

Gerçeklerden Kaçmak, Gerçekleri Değiştirmez

Hakikat, bir insanın hoşuna gitmediği için ortadan kalkmaz. Bir sorunu görmezden gelmek, o sorunu çözmez. Bir eleştiriyi susturmak, eleştirinin dayandığı gerekçeleri kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Bazen insanlar gerçeğin kendisinden çok, gerçeğin ortaya çıkaracağı sonuçlardan rahatsızlık duyarlar. Bu nedenle konuyu değiştirmeye, konuşanı itibarsızlaştırmaya veya tartışmayı kişisel bir meseleye dönüştürmeye çalışabilirler.

Oysa sağlıklı bir toplumda eleştiri düşmanlık, farklı düşünce ise tehdit olarak görülmemelidir. İddialar somut verilerle değerlendirilmeli, yanlış bilgiler düzeltilmeli, haklı eleştiriler dikkate alınmalı ve herkes düşüncesini saygı çerçevesinde ifade edebilmelidir.

Gerçeği aramak, yalnızca başkalarının yanlışlarını göstermek değildir. Aynı zamanda kendi yanlışlarımızla yüzleşme cesaretini de gerektirir.

Çünkü hakikat, yalnızca başkalarına karşı kullanılacak bir araç değil; herkesin kendisine de tutması gereken bir aynadır.

Peki, Anlamak İstemeyene Ne Yapmalı?

Her insanı ikna etmek mümkün değildir. Her tartışmayı kazanmak gerekmez. Her yanlış anlaşılmayı düzeltmek için ömür tüketmek de zorunda değiliz.

Bazen anlatmak gerekir; çünkü susmak yanlışın yerleşmesine neden olabilir. Bazen dinlemek gerekir; çünkü karşımızdaki insanın da anlatmak istediği bir gerçek vardır. Bazen de aynı konuyu tekrar tekrar konuşmanın bir fayda sağlamadığını görerek mesafemizi korumamız gerekir.

Ancak bunu yaparken saygıyı, ölçüyü ve insanlık onurunu kaybetmemek önemlidir. Bir insanın düşüncesini eleştirmek başka, kişiliğini aşağılamak başkadır. Yanlış bir davranışa karşı çıkmak başka, insanları bütünüyle değersiz görmek başkadır.

Mesele insanları susturmak değil, boş tartışmaların yerine anlamlı konuşmaları koyabilmektir. Mesele herkesin bizim gibi düşünmesini sağlamak değil, farklı düşüncelerin hakikat ve akıl süzgecinden geçirilebildiği bir ortam oluşturmaktır.

Çünkü bazen en güçlü cevap, sakinlikle ortaya konulan bir gerçektir. Bazen en doğru tavır, sözü uzatmak yerine davranışlarla örnek olmaktır.

Son Söz: İnsan Önce Kendine Bakmalı

Hayat, insanın karşısına farklı karakterler, farklı düşünceler ve farklı niyetler çıkarır. Kimi insan dinleyerek öğrenir, kimi yaşayarak anlar. Kimi hatasını kabul ederek büyür, kimi ise aynı yanlışların içinde dönüp durur.

Ancak başkalarının eksiklerini konuşurken kendimize de şu soruyu sormalıyız: Ben ne kadar dinliyorum? Eleştiriye ne kadar açığım? Bir başkasının yaşadığı acıyı gerçekten anlayabiliyor muyum? Haklı olduğumu düşündüğüm bir konuda yanılmış olabileceğimi kabul edebiliyor muyum?

Bu sorulara dürüstçe cevap verebilmek, insanın kendisiyle yapacağı en önemli yüzleşmelerden biridir.

Şunu hiçbir zaman unutmamak gerekir: Her konuşan haklı değildir, her susan haksız değildir. Her eleştiri düşmanlık olmadığı gibi, her övgü de samimiyetin göstergesi değildir. İnsanları sözlerinden olduğu kadar davranışlarından, vaatlerinden olduğu kadar icraatlarından da tanımak gerekir.

Halden anlamak, insan olmanın; dinlemek, olgunluğun; yanlıştan dönmek, erdemin; hakikatin yanında durmak ise vicdanın gereğidir.

Anlamak istemeyene gerçeği anlatmak elbette zordur. Fakat bu zorluk, hakikatten vazgeçmek için bir gerekçe değildir. Önemli olan, sözü doğru yerde, doğru zamanda ve doğru bir üslupla söyleyebilmektir.

Çünkü sözün kıymeti, yalnızca söylenmesinde değil; anlaşılmasında, hayata geçirilmesinde ve insanı daha iyiye yönlendirmesinde saklıdır.

Asıl mesele, kimin ne söylediği değil; söylenenin ne kadarının akla, vicdana ve davranışlara yansıdığıdır.

Kalemimiz kırmadan uyarsın, sözümüz incitmeden anlatsın; hakikat karşısında akıl, vicdan ve sağduyu galip gelsin.